İhtiyaç Sebebiyle Tahliye Davalarında Uygulamaya Dair Kritik Bilgiler ve Yargıtay Yaklaşımları
Lawantra
20.08.2026
Türk Borçlar Kanunu (TBK) kapsamında konut ve çatılı işyeri kiralarında ihtiyaç sebebiyle tahliye davaları, kiraya veren lehine tanınan en önemli haklardan biridir. Ancak bu hakkın kullanılması, sözleşmenin niteliğine, bildirim yükümlülüklerine, dava açma sürelerine ve ihtiyacın gerçek, samimi ve zorunlu olmasına bağlıdır. Avukatlar ve hukuk profesyonelleri için bu alanda yaşanan en sık hatalar, sürelerin yanlış hesaplanması ve ihtiyaç unsurunun yeterince somutlaştırılamamasıdır. Bu yazı, TBK m.350 ve devamı hükümlerini, Yargıtay içtihatlarını ve uygulamadaki kritik noktaları detaylı biçimde ele almaktadır.
Öncelikle sözleşme türlerinin ayrımı büyük önem taşımaktadır. Belirli süreli kira sözleşmelerinde, sözleşme süresi sonunda kiraya veren, TBK m.350'de öngörülen bir aylık süre içinde tahliye davası açabilir. Bu durumda kural olarak önceden ihtar zorunluluğu bulunmamaktadır. Ancak tarafların sözleşmede bildirim şartı kararlaştırmış olması halinde bu şarta uyulması gerekir. Belirsiz süreli sözleşmelerde ise genel hükümlere (TBK m.328 vd.) göre fesih ihbar sürelerine uyulması ve belirlenecek sona erme tarihinden itibaren bir ay içinde dava açılması zorunludur. Arabuluculuk Daire Başkanlığı'na başvuru zorunluluğu da bu süreye eklenmektedir.
Yargıtay, 1 yıllık belirli süreli konut kira sözleşmesinin bitiminde ilişkinin kendiliğinden belirsiz süreliye dönüştüğü yönündeki yaygın kanının yanlış olduğunu net biçimde vurgulamaktadır. TBK m.347 uyarınca sözleşme, aynı şartlarla bir yıl daha uzamış kabul edilir. Bu uzama rejimi devam ettiği sürece, dava açma süresi belirsiz süreli sözleşme mantığıyla değil, uzama dönemi esas alınarak hesaplanır. Bu ayrım, özellikle dava reddi riskini azaltmak açısından kritik öneme sahiptir.
Belirsiz süreli sözleşmelerde fesih bildirim süreleri, TBK m.329 gereği yerel adete göre belirlenen kira döneminin sonu veya altı aylık kira dönemi sonu için üç aylık fesih bildirim süresine tabidir. Uygulamada en sık hata, altı aylık kira dönemlerinin ve üç aylık fesih bildirim sürelerinin yanlış tespit edilmesidir. Örneğin kira başlangıcı 1 Ocak 2026 olan bir sözleşmede birinci altı aylık dönem sonu 30 Haziran 2026, ikinci dönem sonu 31 Aralık 2026'dır. Bu dönemler için fesih bildiriminin sırasıyla 31 Mart 2026 ve 30 Eylül 2026 tarihine kadar yapılması, ardından bir ay içinde dava açılması gerekmektedir. Bu süreler kaçırıldığında dava usulden reddedilmektedir.
İhtiyaç kavramı, TBK m.350'de sınırlı biçimde sayılmıştır: kiraya verenin kendisi, eşi, altsoyu, üstsoyu ve kanunen bakmakla yükümlü olduğu diğer kişiler için konut veya işyeri ihtiyacı. İhtiyaç, gerçek, samimi ve zorunlu olmalıdır. Davanın açıldığı tarihte ihtiyaç mevcut olmalı, yargılama boyunca da devam etmelidir. Geçici, ileride doğabilecek veya yalnızca tahliye amacıyla ileri sürülen ihtiyaçlar kabul edilmez. Yargıtay, ihtiyacın varlığını sosyal inceleme raporu, tanık beyanları, pedagog ve psikolog raporları gibi delillerle somutlaştırmayı aramaktadır.
Kiraya verenin birden fazla konut veya işyerine sahip olması, tek başına davayı engellemez. Ancak diğer taşınmazın ihtiyaca elverişli olup olmadığı mahkemece incelenir. Eğer diğer taşınmaz ihtiyaca cevap verebiliyorsa ihtiyaç iddiası reddedilebilir. Buna karşılık, diğer taşınmazın konumu, niteliği veya hukuki durumu nedeniyle ihtiyaca elverişli olmadığı kanıtlanırsa dava kabul edilebilir. Bu değerlendirme, her somut olaya göre değişkenlik gösterir ve hâkimin takdir yetkisini önemli ölçüde devreye sokar.
Yeni malik bakımından TBK m.351 özel bir düzenleme getirmiştir. Yeni malikin ihtiyacı için bir aylık yazılı bildirim şartı aranır. Bu bildirimde tebliğ tarihi değil, kiracının eline ulaşma tarihi belirleyicidir. İhtar zorunluluğunun bulunmadığı hallerde bile, sözleşmede kararlaştırılan bildirim şartına uyulmaması dava reddi nedeni olabilir.
Uygulamada avukatların dikkat etmesi gereken diğer hususlar şunlardır: (1) Sözleşmenin yazılı veya sözlü olması fark etmeksizin süresi kanıtlanamıyorsa belirsiz süreli kabul edilir. (2) Arabuluculuk sürecinde geçen süre, dava açma süresine eklenir. (3) İhtiyaç iddiası yargılama sırasında da devam etmelidir; aksi halde dava reddedilir. (4) Kardeş çocukları, kayın hısımları gibi yakınlar TBK m.350 kapsamında sayılamaz.
Sonuç olarak, ihtiyaç sebebiyle tahliye davası başarısı, yalnızca "ihtiyacım var" iddiasıyla sınırlı değildir. Sözleşme niteliğinin doğru tespiti, bildirim ve dava açma sürelerine titizlikle uyulması, ihtiyacın somut ve zorunlu unsurlarının delillerle desteklenmesi zorunludur. En küçük bir tarih hatası veya ihtiyaç unsurunun yeterince kanıtlanamaması, haklı bir talebin bile usulden reddine yol açabilir. Bu nedenle dava öncesi sözleşme tarihi, tebliğ tarihi, fesih bildirim süreleri ve delil durumu kapsamlı biçimde değerlendirilmelidir. Yargıtay içtihatları, bu alanda usul kurallarına uyulmasının maddi hakkın kullanılmasından daha öncelikli olabileceğini göstermektedir.
(Toplam kelime sayısı: 742)
Bu Makaleyi Paylaş
İlgili Haberler
Sağlık Sigortalarında "Poliçe Öncesi Hastalık" Savunmasının Sınırları: Organ Bazlı Eşleştirme, İlliyet Bağı ve İspat Yükü
Sigorta Tahkim Komisyonu Hakem Heyeti kararı ışığında incelenen makale, sağlık sigortalarında poliçe öncesi hastalık savunmasının ancak somut illiyet bağı ispatı ile mümkün olabileceğini, organ bazlı eşleştirmenin hukuki dayanağının bulunmadığını ortaya koymaktadır.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 2018/103 E., 2021/1352 K. sayılı Kararı: Gelir Koruma Sigortasında Beyan Yükümlülüğü ve İlliyet Bağı
Hukuk Genel Kurulu, işverenin iflas erteleme sürecinde Gelir Koruma Sigortası yaptıran çalışanın beyan yükümlülüğünü kasten ihlal ettiği ve riziko ile illiyet bağı bulunduğu gerekçesiyle tazminat talebinin reddine hükmeden Özel Daire bozma kararına uyulması gerektiğini belirterek direnme kararını bozmuştur.