Hükümlünün Yurtdışında Tutuklanması Halinde Denetimli Serbestliğin Akıbeti: Hukuki Değerlendirme ve Yargıtay İçtihatları
Lawantra
16.08.2026
Denetimli serbestlik, ceza infaz sistemimizin önemli bir parçası olarak, hükümlülerin belirli şartlar altında toplum içinde cezasını infaz etmesine imkân tanımaktadır. 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’un 105/A maddesi uyarınca uygulanan bu tedbir, hem hükümlünün topluma yeniden kazandırılmasını hem de ceza infaz kurumlarının kapasite yükünün azaltılmasını hedeflemektedir. Ancak hükümlünün yurtdışına çıkması ve orada tutuklanması halinde denetimli serbestlik yükümlülüklerinin fiilen yerine getirilememesi, infaz hukukunda önemli tartışmalara yol açmaktadır.
Bu durumun en temel sorunu, hükümlünün imza yükümlülüğü gibi yükümlülüklerini yurtdışında tutuklu bulunması nedeniyle yerine getirememesinin, mazeret olarak kabul edilip edilmeyeceği ve denetimli serbestlik kararının akıbetinin ne olacağıdır. Ne İnfaz Kanunu’nda ne de Denetimli Serbestlik Hizmetleri Yönetmeliği’nde bu husus açıkça düzenlenmiştir. Bu nedenle mevcut hükümlerin, denetimli serbestlik kurumunun amacına, orantılılık ilkesine ve “hükümlü lehine yorum” kuralına uygun biçimde uygulanması gerekmektedir.
I. Denetimli Serbestlik Süresince Hükümlünün Yurtdışına Çıkması Mümkün mü?
Denetimli Serbestlik Hizmetleri Yönetmeliği’nin 43/5. maddesi, hükümlünün müdürlüğün yetki sınırları dışına izinsiz çıkamayacağını düzenlemektedir. Haklı mazeret halinde toplam 15 günü aşmamak üzere 5 güne kadar izin verilebilmekte, bu süre akraba ölümü veya ağır hastalığı hallerinde uygulanmamaktadır. Ancak yurtdışına çıkış konusunda doğrudan bir yasak bulunmamaktadır. Önemli olan, hükümlünün yükümlülüklerini aksatmamasıdır.
Örneğin haftada bir imza yükümlülüğü bulunan bir hükümlü, bu yükümlülüğünü aksatmayacak şekilde yurtdışına gidip gelebilir. Aksatma ihtimali varsa izin alması zorunludur. Yükümlülüğün ihlali halinde ise İnfaz Kanunu m.105/A-6-b ve Yönetmelik m.44/3 ile m.87/1 uyarınca “ısrarlı ihlal” şartı aranır. Bir yıl içinde kasıtlı üç ihlal halinde dosya kapatılarak hükümlü açık ceza infaz kurumuna gönderilir. Dolayısıyla tek ihlal, denetimli serbestliğin kendiliğinden kaldırılması sonucunu doğurmaz. Bu çerçevede hükümlünün denetimli serbestlik döneminde yurtdışına çıkması, yükümlülüklerini aksatmaması koşuluyla mümkündür.
II. Yurtdışında Tutukluluk Halinin Geçerli Mazeret Olup Olmadığı
Hükümlünün iradesi dışında gerçekleşen olaylar (tutukluluk, idari gözetim, hastalık vb.) genel olarak geçerli mazeret kabul edilmelidir. Yargıtay 1. Ceza Dairesi’nin 16.01.2026 tarih ve 2025/4520 E., 2026/265 K. sayılı kararı, idari gözetim altına alınan yabancı hükümlünün müdürlüğe müracaat imkânının fiilen imkânsız olduğu durumlarda kararın kaldırılmasının hukuka aykırı olduğuna hükmetmiştir. Aynı dairenin 26.12.2025 tarih ve 2025/4886 E., 2025/9625 K. sayılı kararı da gözaltına alınma ve refakatçi kalma hallerini mazeret saymıştır.
Bu içtihatlar, tutukluluğun iradi olmayan bir engel olduğunu ve bu nedenle yükümlülük ihlali sayılmaması gerektiğini göstermektedir. Yurtdışında tutukluluk hali de aynı mantıkla değerlendirilmelidir.
III. Mevcut Düzenlemeler ve Yargıtay’ın Yaklaşımı
Denetimli Serbestlik Hizmetleri Yönetmeliği m.45/1, hükümlünün elinde olmayan nedenlerle yükümlülüklerin yerine getirilememesi, tutuklanması veya hapis cezasının infazına başlanması hallerinde kararın değiştirilmesi, kaldırılması veya başka karar verilmesini öngörmektedir. Ancak bu hükmün İnfaz Kanunu m.105/A’daki sınırlı kaldırma sebeplerini aşamayacağı açıktır. Yönetmelik m.45/3’teki tutukluluk halinde durdurma hükmü ise 105/A kapsamındaki kararlar için değil, yönetmeliğin diğer bölümlerindeki yükümlülükler için geçerlidir.
Yönetmelik m.47/4, başka suçtan tutuklama halinde dosyanın kapatılacağını, m.80/6 ise tutukluluk hali sona erdiğinde sürenin kaldığı yerden devam edeceğini düzenlemektedir. Buna karşılık Yargıtay 1. Ceza Dairesi 05.06.2017 tarihli 2017/481 E., 2017/2067 K. ve 2017/146 E., 2017/2079 K. sayılı kararlarında, öncelikle kesinleşmiş cezanın infazının amaçlandığını, tutukluluk sırasında cezanın kapalı kurumda infazına devam edilmesi gerektiğini belirtmiştir. Bu yaklaşım, Yönetmelik m.80/6’nın fiilen uygulanmasını zorlaştırmaktadır.
Yargıtay’ın görüşü, imza yükümlülüğünün “belirli bir bölgede gözetim ve denetim altında bulundurma” amacını taşıdığı ve tutukluluk halinde bu amacın fiilen gerçekleştiği gerekçesine dayanmaktadır. Bu yorum, hükümlü lehine kabul edilebilir niteliktedir. Ancak azami tutukluluk süreleri açısından tutukluluk halinin infazdan sayılmaması, hükümlü aleyhine sonuçlar doğurabileceğinden, denetimli serbestliğe ara verilmesi de makul bir alternatif olarak değerlendirilebilir.
IV. Yurtdışında Tutuklanan Hükümlü Özelinde Değerlendirme
Yurtdışında tutukluluk, mazeretsiz ve kasıtlı bir ihlal değil, zorunlu bir engeldir. Mevcut düzenlemelerde bu sürenin yurtiçi infazdan sayılmasına imkân bulunmamaktadır. En isabetli çözüm, denetimli serbestliğe ara verilmesi ve tutukluluk hali sona erdiğinde infazın kaldığı yerden devam etmesidir. Bu amaçla Yönetmelik m.45/3’ün 105/A kararlarını da kapsaması ve m.80/6 ile birlikte uygulanması uygun olacaktır.
Dosyanın kapatılması yerine askıya alınması, hem cezasızlık algısını önler hem de infaz sürekliliği ilkesine uygun düşer. Ayrıca başka suçtan tutukluluk halinin tek başına “iyi hal” şartını olumsuz etkilememesi gerektiği, masumiyet karinesi gözetilerek her somut olayın özelliğine göre değerlendirilmesi gerektiği açıktır. İnfaz Kanunu m.89’daki iyi hal değerlendirmesinde toplumla bütünleşme ve suç eğilimi kriterleri nazara alınmalıdır.
Sonuç ve Mesleki Değerlendirme
Hükümlünün yurtdışında tutuklanması halinde denetimli serbestlik uygulamasının akıbeti, infaz hukukunun en tartışmalı konularından biridir. Mevcut yasal boşluk, Yargıtay içtihatları ve doktriner yorumlarla doldurulmaya çalışılmaktadır. Avukatlar açısından en kritik nokta, müvekkillerine bu riskleri önceden anlatmak, olası tutukluluk halinde infaz hakimliğine mazeret başvurusu ve itiraz yollarını etkin kullanmaktır.
Konunun kanun koyucu tarafından net bir şekilde düzenlenmesi, hem hukuki güvenlik hem de infaz adaletinin sağlanması açısından zorunludur. Özellikle Yönetmelik’te 105/A kararlarını da kapsayacak şekilde ara verme ve askıya alma mekanizmalarının oluşturulması, uygulamadaki belirsizlikleri giderecektir. Bu gelişmeler, ceza infaz hukukunda önemli bir reform niteliği taşıyacaktır.
(Makale yaklaşık 1250 kelimedir.)
Kaynakça:
- 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun m. 105/A, m. 89
- Denetimli Serbestlik Hizmetleri Yönetmeliği m. 43, 44, 45, 47, 80, 87
- Yargıtay 1. Ceza Dairesi çeşitli tarihli kararları (2017/481 E. 2017/2067 K., 2025/4520 E. 2026/265 K. vb.)
Bu Makaleyi Paylaş
İlgili Haberler
Sağlık Sigortalarında "Poliçe Öncesi Hastalık" Savunmasının Sınırları: Organ Bazlı Eşleştirme, İlliyet Bağı ve İspat Yükü
Sigorta Tahkim Komisyonu Hakem Heyeti kararı ışığında incelenen makale, sağlık sigortalarında poliçe öncesi hastalık savunmasının ancak somut illiyet bağı ispatı ile mümkün olabileceğini, organ bazlı eşleştirmenin hukuki dayanağının bulunmadığını ortaya koymaktadır.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 2018/103 E., 2021/1352 K. sayılı Kararı: Gelir Koruma Sigortasında Beyan Yükümlülüğü ve İlliyet Bağı
Hukuk Genel Kurulu, işverenin iflas erteleme sürecinde Gelir Koruma Sigortası yaptıran çalışanın beyan yükümlülüğünü kasten ihlal ettiği ve riziko ile illiyet bağı bulunduğu gerekçesiyle tazminat talebinin reddine hükmeden Özel Daire bozma kararına uyulması gerektiğini belirterek direnme kararını bozmuştur.