AYM’nin Ceza Adaletiyle İmtihanı: Yargısal Negatif Aktivizm Yoluyla Ceza Adaletine Erişimin Engellenmesi
Lawantra
24.08.2026
Anayasa Mahkemesi (AYM), 23 Ekim 2025 tarihli Meral Danış Beştaş (6) [GK], B. No: 2022/35 sayılı kararıyla hukuk camiasında derin tartışmalara yol açmıştır. Karar, idari işlemlerle toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkına müdahale edildiği iddialarında, kural olarak ceza soruşturması yolunun tüketilmesinin bireysel başvuru açısından yeterli olmayacağını, münhasıran idari yargı yolunun kullanılması gerektiğini belirtmektedir. Bu yaklaşım, Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan hak arama hürriyetini ve AİHS m.6/1 ile m.13’te korunan mahkemeye erişim hakkını önemli ölçüde daraltmaktadır.
Başvurucu, Siirt Valiliği’nin 7 Şubat 2020’den itibaren uyguladığı sürekli toplantı ve etkinlik yasağının TCK m.257’de düzenlenen görevi kötüye kullanma suçunu oluşturduğunu iddia ederek suç duyurusunda bulunmuştur. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, 4483 sayılı Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanun’un 4/4. maddesine dayanarak şikâyeti işlemden kaldırmıştır. Bunun üzerine bireysel başvuruda bulunan başvurucu, suç duyurusunun hiçbir araştırma yapılmadan reddedilmesinin etkili başvuru hakkını ihlal ettiğini ileri sürmüştür.
AYM, kararın 46-59. paragraflarında, yaşam hakkı veya fiziksel bütünlüğün kasten ihlali halleri dışında devletin pozitif yükümlülüğünün her olayda ceza davası açılmasını gerektirmediğini tekrarlamıştır. Mahkeme, toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkı bakımından kural olarak etkili ceza soruşturması yükümlülüğü bulunmadığını, bunun ancak açıkça keyfî idari işlem, müdahale veya ayrımcı saiklerle engelleme hallerinde söz konusu olabileceğini belirtmiştir. Nihai olarak, kötü muamele iddiası olmayan durumlarda idari yargı yolunun münhasıran etkili yol olduğu sonucuna vararak başvuruyu başvuru yollarının tüketilmemesi nedeniyle kabul edilemez bulmuştur.
Bu karar, hukuki yöntem açısından birçok sorunu barındırmaktadır. Öncelikle AYM, atıf yaptığı AİHM kararlarını (örneğin Vo/Fransa) somut olaya uygun düşmeyecek şekilde yorumlamıştır. Vo/Fransa kararında başvurucu, ceza kanunundaki bir boşluğun Sözleşme’yi ihlal ettiğini iddia ederek yeni bir cezai düzenleme talep etmiştir. Oysa eldeki başvuruda TCK m.257 zaten yürürlüktedir ve başvurucu mevcut normun uygulanmasını talep etmektedir. Bu hatalı atıf, kararın sonraki gerekçelerini de etkilemiştir.
Mahkemenin en kritik hatası, fonksiyon gaspı olarak nitelendirilebilecek bir tutum sergilemesidir. Anayasa Mahkemesi’nin 2014/57 E., 2014/81 K. sayılı kararında da belirttiği üzere, kuvvetler ayrılığı ilkesi gereğince bir organın diğerinin fonksiyonunu üstlenmesi fonksiyon gaspına yol açar. AYM, Anayasa m.142/1 ve 6216 sayılı Kanun m.45/2’de açıkça yasamaya bırakılan “olağan kanun yollarının belirlenmesi” yetkisini kullanmış, idari ve ceza yargısı arasında münhasıran bir ayrım yaratmıştır. Oysa Anayasa m.148/3 ve 6216 sayılı Kanun m.45/2, bireysel başvuruda yalnızca “kanunda öngörülmüş” yolların tüketilmesini şart koşmaktadır. Kanun koyucu TCK m.257’yi ihdas ederek kamu görevlilerinin görevi kötüye kullanma fiillerine karşı ceza yolunu açık tutmuştur. AYM’nin bu yolu “etkisiz” veya “olağan yol” saymayarak yeniden tanımlaması, yargının yasama fonksiyonunu gasp etmesi anlamına gelmektedir.
Karar aynı zamanda negatif yargısal aktivizm örneği teşkil etmektedir. Yargısal aktivizm, mahkemelerin mevcut normları genişleterek veya daraltarak yeni hukuk yaratması olarak tanımlanır. Amerikan hukukundaki Roe v. Wade örneğinde mahkeme yeni bir hak yaratmıştır. Türk AYM’si ise tam tersine, pozitif hukukta var olan hak arama özgürlüğünü (Anayasa m.36) daraltmıştır. Bir kişinin TCK m.257 kapsamında suç duyurusunda bulunması halinde, AYM aşamasında bu yolun tüketilmediği gerekçesiyle başvurunun reddedilmesi, hak arama özgürlüğüne ciddi bir müdahaledir.
Kararın pratik sonuçları da son derece sorunludur. Toplantı ve gösteri yürüyüşü sırasında işlenebilecek birçok suç tipi (TCK m.106 tehdit, m.109 kişi hürriyetinden yoksun kılma, m.115 düşünce ve kanaat hürriyetini engelleme, m.120 göreve direnme, m.257 görevi kötüye kullanma) karar kapsamında ceza soruşturması açısından etkisiz hale getirilmiştir. Mahkeme yalnızca “kötü muamele” (TCK m.94, 96) iddialarında ceza yolunu etkili görmüştür. Bu ayrım, kararın 47. paragrafıyla 59. paragrafı arasında çelişki yaratmakta, kararın hukuki tutarlılığını zedelemektedir.
AYM’nin idari yargıyı münhasıran etkili yol olarak görmesi de isabetli değildir. İdari yargıda iptal davası, fiilen gerçekleşmiş bir toplantı yasağı için telafi edici olamamaktadır. Tarihi bir günde yapılması engellenen bir yürüyüşün iptal davası aylar sonra lehe sonuçlansa dahi pratik bir anlamı kalmamaktadır. Yürütmenin durdurulması kararları da genellikle etkinlik tarihinden sonra verilmektedir. Tam yargı davasıyla elde edilen tazminat ise cezai yaptırımın önleyici ve caydırıcı fonksiyonunu karşılamamaktadır. Ceza yargısının genel ve özel önleme işlevi, idari yargıda mevcut değildir.
Ayrıca karar, idare mahkemelerinde ciddi bir iş yükü artışına yol açacaktır. Sürekli ve tekrarlanan yasaklama kararlarının her biri için ayrı idari dava açılması, idare mahkemelerinin işleyişini yavaşlatacak, diğer hak arayışlarını geciktirecektir. Ceza soruşturmasının resen yürütülmesi yükümlülüğü varken, mağdurların sürekli idari dava açma külfetiyle karşı karşıya bırakılması, Anayasa’nın 5. ve 13. maddelerindeki ölçülülük ilkesine de aykırıdır.
Sonuç olarak, AYM’nin bu kararı mahkeme erişim hakkına (Anayasa m.36, AİHS m.6/1), etkili başvuru hakkına (AİHS m.13) ve kuvvetler ayrılığı ilkesine aykırılık teşkil etmektedir. Avukatlar açısından karar, müvekkillerinin idari müdahalelere karşı ceza adaletine erişim hakkını stratejik olarak yeniden değerlendirmeyi zorunlu kılmaktadır. Özellikle TCK m.257 ve benzeri maddelerin uygulama alanı daraltıldığı için, suç duyurularının yanı sıra idari yargı yolunun da paralel olarak işletilmesi gerekecektir.
Bu karar, AYM’nin pozitif yükümlülüklerini dar yorumlama eğiliminin yeni bir örneğidir. Hukuk devletinde ceza adaletine erişimin keyfi olarak sınırlandırılması, Anayasa Mahkemesi’nin asli fonksiyonu olan hak koruma rolüyle bağdaşmamaktadır. Kararın ilerleyen süreçte içtihat oluşturma etkisi göz önünde bulundurulduğunda, avukatların bu hususa ilişkin itirazlarını güçlü şekilde dile getirmesi ve benzer başvurularda gerekçeli alternatif hukuki yollar geliştirmesi büyük önem taşımaktadır.
(Toplam kelime sayısı: 928)
Bu Makaleyi Paylaş
İlgili Haberler
Zorunlu Trafik Sigortasında Hak ve Sorumluluklar: Avukatlar İçin Pratik Rehber
Zorunlu trafik sigortasının kapsamı, teminat limitleri, kusur oranının etkisi, basamak sistemi, kasko ayrımı ve hasar süreçlerinin hukuki boyutları ile avukatların müvekkillerine vereceği stratejik bilgiler.
Futbolda Yasaklanan Eylemler ve 6222 Sayılı Kanun Kapsamında Hukuki Yaptırımlar
Spor müsabakalarında taraftar, yönetici, hakem ve basın mensuplarının karşılaştığı aykırı tezahürat, sahaya atlama, şike, yasa dışı bahis gibi eylemlerin 6222 sayılı Sporda Şiddet ve Düzensizliğin Önlenmesi Hakkında Kanun çerçevesinde detaylı hukuki analizi.