Ahlaki Yargılar, Duygular ve Adli Karar Verme Süreci: Hâkimlerin Psikolojisi Üzerine Bir İnceleme
Lawantra
25.08.2026
Hukuk profesyonelleri olarak sıklıkla karşılaştığımız temel sorulardan biri, adli kararların ne derece rasyonel bir süreç sonucunda ortaya çıktığı ve ahlaki yargıların ne ölçüde duygusal tepkilerle şekillendiğidir. Geleneksel hukuk anlayışı, yargılamayı tamamen akıl ve mantığa dayalı, duygulardan arındırılmış bir faaliyet olarak konumlandırmıştır. Ancak son dönemlerde sosyal psikoloji, nörobilim ve sosyo-hukuk çalışmaları, bu ikiliğin (rasyonellik-duygu) gerçek hayatta bu kadar net olmadığını güçlü bir şekilde ortaya koymaktadır.
Duygular, bedensel hormonlar, nörotransmitterler ve geçmiş deneyimlerin kodlamalarının birleşiminden oluşan karmaşık bir yapıdır. Bilgi ve anlayış olmadan yaşanan “duygu sarhoşluğu”nun kararları yanıltabileceği açıktır. Öte yandan, duygusuz bir kararın mümkün olup olmadığı da ciddi bir şüphe konusudur. Normatif hukuk yaklaşımı, hâkimlerin önyargısız, tarafsız ve tamamen rasyonel kararlar vermesini idealize ederken, bilimsel çalışmalar bu idealin pratikte ne kadar uygulanabilir olduğunu sorgulamaktadır.
Hukuk sisteminin temel işlevlerinden biri, toplumsal risk yaratan davranışları (hırsızlık, dolandırıcılık, gasp, cinsel saldırı, cinayet vb.) düzenlemektir. Bu davranışların heterojen doğası nedeniyle yasalar tarihsel ve kültürel bağlama göre şekillenir. Yasama (legisprudence) sürecinin önemli bir amacı, öfke ve intikam duygularının hâkim olmasını engelleyerek, hem mağdur hem sanık hem de toplum nezdinde kabul edilebilir, rasyonel temelli kurallar oluşturmaktır. Bu açıdan duygular, hukuk sisteminin hem başlangıç noktası hem de sistemin rasyonel bir çerçeveye oturtmaya çalıştığı unsurdur.
Hâkimlerin duruşma sürecinde duygusal katılım göstermemesi, tarafsızlığını koruması ve hakkaniyetli yargılama yapması, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun temel ilkeleri arasında yer almaktadır. Ancak duyguların hukuki yargılamanın nesnesi ile doğrudan bağlantılı olduğu gerçeği, usul kurallarının akıl tarafından yönlendirilmesi gerektiği iddiasını sürekli test etmektedir. Duyguların nesnelliği tehdit ettiği düşüncesi, duygusal tepkilere yönelik itibar kaybına yol açmıştır.
Sosyal psikoloji literatürü, duyguları “bütünsel duygu” ve “tesadüfi duygu” olarak ikiye ayırmaktadır. Bütünsel duygu, yargılanan olay veya davranışın doğrudan yarattığı duyguyu; tesadüfi duygu ise olayla ilgisi olmayan dış etkenlerle ortaya çıkan duyguyu ifade eder. Araştırmaların büyük kısmı tesadüfi duyguların etkisini incelemiştir. Bu çalışmalar, duyguların bilgi seçimi, yorumlama, hatırlama ve karar verme süreçlerini hem doğrudan (motivasyon ve kapasite yoluyla) hem de dolaylı (duyguyla ilişkili bilgiyi aktive ederek) etkilediğini göstermektedir. Yansıtma (reflection) imkânı olduğunda bu etkilerin azaltılabildiği de belirtilmektedir.
Özellikle öfke duygusu, norm ihlallerine karşı güçlü bir tepki olarak tanımlanır. Öfke, suçlama eğilimini artırır, sorumluluk atfını kolaylaştırır ve cezalandırıcı tutumları destekler. Lerner ve Tiedens’in çalışmaları, öfkeli bireylerin olaylar hakkında daha fazla kesinlik hissettiğini ve harici bir fail bulma motivasyonunun arttığını ortaya koymuştur. Deneysel çalışmalar, öfke uyandıran uyaranlara maruz kalan katılımcıların, nötr gruptakilere göre daha fazla cezalandırıcı atıf yaptığını göstermiştir. Ancak korelasyonel çalışmalar ile deneysel manipülasyon sonuçları arasında farklar bulunmaktadır. Öfke ile suçlama arasındaki ilişkinin çift yönlü olabileceği (suçlama da öfkeyi tetikleyebilir) de önemli bir bulgudur.
Korku ise yaklaşan tehdit veya belirsiz olumsuz sonuçlara karşı geliştirilen duygusal tepkidir. Korku yaşayan bireyler daha yüksek risk algısına sahip olur ve karamsar yargılarda bulunur. Lerner ve Keltner’in çalışmaları, korku ile öfkenin yargılar üzerindeki etkilerinin farklılaştığını göstermiştir. Yabancı düşmanlığı, ekonomik kayıp korkusu veya fiziksel güvenlik kaygısı, norm ihlallerine verilen tepkileri önemli ölçüde etkileyebilmektedir.
Sempati ise hukuki karar almada iki yönlü etki yaratabilir. Mağdura duyulan sempati sanığa karşı öfkeyi artırırken, sanığa duyulan sempati cezalandırıcı tepkileri azaltabilir. Jüri araştırmaları, sevilen sanıklara daha hoşgörülü davranıldığını ortaya koymuştur. Nefret suçları ve önyargı temelli suçlarda mağdurun sosyal kimliğinin (ırk, cinsiyet, cinsel yönelim, din) sempati ve damgalanma düzeyini etkilediği Rossi ve Nock’un çalışmalarında belgelenmiştir.
Duygu-biliş ayrımı, hukuki karar alma literatürünün en zorlu tartışma alanlarından biridir. Duygusal öncelik hipotezi (Zajonc) ile bilişsel değerlendirme teorisi arasındaki gerilim devam etmektedir. Tesadüfi duygu paradigması, duyguların transfer etkilerini göstermede başarılı olsa da, gerçek mahkeme ortamındaki karmaşıklığa ne ölçüde uygulanabileceği belirsizdir.
Bu noktada Justemotions Projesi (Stina Bergman Blix liderliğinde) büyük önem taşımaktadır. AB destekli proje, İsveç, İtalya, İngiltere ve ABD gibi farklı hukuk sistemlerinde ceza davalarını gözlemleyerek, duyguların hukuki karar alma sürecindeki rolünü incelemiştir. Proje, merak, şüphe, kesinlik, mesleki gurur gibi “epistemik duyguların” rasyonel karar için gerekli olduğunu ortaya koymuştur. Öfke gibi “düzensiz duygular” da üst mahkemelerde sistematik olarak kullanılabilmektedir. Ortak hukuk sistemlerinde ahlaki muhakeme daha belirginken, medeni hukuk sistemlerinde usul ve doğru süreç ön plana çıkmaktadır.
Hâkimlerin karar alma sürecinde geniş bir takdir yetkisine sahip olduğu bilinen bir gerçektir. Gerçekçi hukuk akımı, hâkimin önce karar verip sonra hukuki gerekçe aradığını ileri sürer. Bu durumda kararlar, değer yargılarına ve gizli önceliklere dayanır. Hâkimlerin robot olmadığı gerçeği karşısında en gerçekçi yaklaşım, duygulara karşı duyarlı, dengeli ve kendini gözlemleyebilen bir hâkim profili oluşturmaktır. Empati, sabır, merhamet ve duygusal farkındalık, iyi bir hâkimin temel vasıfları arasında yer almalıdır.
Prof. Dr. Mustafa Tören Yücel’in de vurguladığı üzere, farklı hâkimlerin aynı kanun maddesini farklı yorumlaması, onların farklı psikolojik yapılara, sosyal çevreye ve ideolojik arka planlara sahip olmasından kaynaklanır. Psikoloji, yargılama yöntemlerinin anlaşılmasında olmazsa olmaz bir disiplin haline gelmiştir. Ön yargılar (peşin hükümler) kararları etkiler; önemli olan kendi önyargılarımızı fark edebilmektir.
Martha Nussbaum’un duygular felsefesi de bu tartışmaya önemli katkılar sunmaktadır. Nussbaum, merhamet ve haklı öfkenin adalet için gerekli olduğunu, ancak tiksinti (disgust) ve utandırma gibi duyguların ceza hukukunda kullanılmasının tehlikeli sonuçlar doğurabileceğini belirtir. Tiksinti, tarihsel olarak azınlık gruplarına karşı bir silah olarak kullanılmıştır.
Sonuç olarak, duygular hukuki karar alma sürecinden dışlanamaz. Önemli olan, bu duyguların farkında olmak, onları yönetmek ve gerektiğinde rasyonel muhakemeye katkı sağlayacak şekilde yönlendirebilmektir. Hâkimlerin kişisel deneyimlerinin gördükleri gerçekleri etkilediği gerçeği (Sonia Sotomayor), adli hataların önlenmesi, kamu güveninin tesisi ve hukukun meşruiyeti açısından kritik öneme sahiptir.
Avukatlar olarak müvekkillerimizin duygusal durumlarını, tanıkların duygusal tepkilerini ve hâkimlerin olası duygusal eğilimlerini doğru okuyabilmek, dava stratejilerimizi güçlendirecektir. Psikoloji-hukuk ilişkisinin derinleştirilmesi, daha adil, daha insani ve daha güvenilir bir yargı sistemine katkı sağlayacaktır.
Bu alan, teorik ve ampirik araştırmalar için hâlâ geniş bir potansiyel barındırmaktadır. Hâkimlerin empatiyi nasıl kullandığı, mahkeme mimarisinin duygusal iklimi nasıl şekillendirdiği, dijitalleşmenin bu dinamikleri nasıl değiştireceği gibi sorular, önümüzdeki yıllarda hukuk profesyonellerinin yoğun şekilde tartışacağı konular olacaktır.
Bu Makaleyi Paylaş
İlgili Haberler
İşçinin Fazla Çalışma Alacağı Zamanaşımı Süresi ve İspat Yükü
İş hukuku uygulamasında fazla mesai alacaklarının zamanaşımı süresi, dava stratejileri açısından kritik öneme sahiptir. Videoda ele alınan hususlar, işçinin alacaklarını ne zaman ve nasıl talep edebileceğini detaylı biçimde açıklamaktadır.
Ceza Genel Kurulu Bankamatik Başındaki "Yardım" Tuzağını Basit Hırsızlık Olarak Nitelendirdi: Vasıf Tayini ve Zamanaşımı
Yargıtay Ceza Genel Kurulu, E.2024/500 K.2025/485 sayılı kararıyla bankamatik başında yardım bahanesiyle kurulan tuzağı basit hırsızlık olarak tanımlayarak, 16 yıllık yargılamanın sonunda kamu davasının zamanaşımından düştüğüne hükmetti. Karar, malvarlığı suçlarında vasıf tayini metodolojisine önemli bir katkı sunuyor.