Arabuluculuk Odasında Mahkeme Gölgesi: Dava Şartı Arabuluculukta Usul ve Öz İkilemi
Lawantra
19.06.2026
Türkiye’de 6325 sayılı Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunu ile getirilen ve belirli uyuşmazlıklarda dava şartı haline getirilen arabuluculuk uygulaması, başlangıçta mahkemelere alternatif, esnek ve tarafların ihtiyaçlarına odaklı bir çözüm mekanizması olarak tasarlanmıştır. Ancak uygulamada, dava şartı modelinin yaygınlaşmasıyla birlikte arabuluculuk süreci, gerçek bir müzakere alanından ziyade mahkemeye giriş için zorunlu bir usul aşamasına dönüşme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Avukat Şamil Demir’in kaleme aldığı analiz, bu ikilemi derinlemesine ele almakta ve hukuk profesyonellerine önemli mesleki perspektifler sunmaktadır.
Arabuluculuk Kanunu’nun 2. maddesinde arabuluculuk; “sistematik teknikler kullanarak, tarafların kendi çözümlerine ulaşmalarını sağlayan, tarafsız ve bağımsız bir üçüncü kişinin katılımıyla yürütülen anlaşmazlık çözme süreci” olarak tanımlanmıştır. Tanım, odağına tutanak ve usul işlemlerini değil, temas, müzakere ve tarafların kendi çözümlerini üretmesini koymaktadır. Ne var ki iş, ticaret, tüketici, kira, kat mülkiyeti ve komşuluk hukuku uyuşmazlıklarında dava şartı arabuluculuğun zorunlu kılınması, niceliksel artışı beraberinde getirmiş; ancak niteliksel derinlik kaybına yol açmıştır.
Uygulamada avukatlar ve arabulucular, sürecin usulî güvenliğiyle yoğun biçimde meşgul olmaktadır: Başvuru süresi, yetki itirazı, vekâletnamede özel yetki kaydı, taraf teşkili, ilk toplantıya katılmama yaptırımı, son tutanakta kullanılacak ifadeler gibi konular ön plana çıkmaktadır. Bu unsurlar hukuki güvenlik açısından elzemdir. Ancak tutanak güvenliği, iyi arabuluculuğun asgari şartıdır; kendisi değildir. Arabulucunun asıl görevi, taraflara “gerçekten ne istedikleri”, “talep ile ihtiyaç arasındaki fark”, “güven kaybı veya itibar meselesinin arka planda olup olmadığı” gibi soruları sordurarak güvenli bir müzakere alanı yaratmaktır.
Yazar, hukukçu refleksinin bu noktada risk oluşturduğunu vurgulamaktadır. Haklılık, ispat, zamanaşımı, görev ve yetki kavramlarıyla çalışan zihin, arabuluculukta ihtiyaç analizi, menfaat analizi, ilişki odaklı yaklaşım ve yaratıcı çözüm üretme becerilerine yer açmakta zorlanmaktadır. “Hukuku biliyorum, dolayısıyla arabuluculuğu da biliyorum” yanılgısı, kurumun ruhuna aykırıdır. Arabulucu hukuk bilmek zorundadır; ancak arabuluculuk bilgisi ve becerisi ayrı bir uzmanlık alanıdır.
Uzman arabuluculuk uygulamalarında da benzer sorunlar yaşanmaktadır. Sektörel bilgi, yalnızca hukuki hükümleri ezberlemek için değil; uyuşmazlığın ekonomik, psikolojik ve sektörel dinamiklerini okuyabilmek için gereklidir. Bir iş uyuşmazlığında bordro dışında iş ilişkisinin duygusal boyutunu, ticari uyuşmazlıkta itibar ve güven ilişkisini, kira uyuşmazlığında barınma hakkı ile mülkiyet arasındaki gerilimi fark etmek uzmanlığın asıl değeridir.
Makale, istatistik odaklı başarının yanıltıcı olabileceğini de hatırlatmaktadır. Anlaşma oranı yüksek olsa dahi, her anlaşmanın adil ve sürdürülebilir olmadığı, bazı tutanakların baskı altında imzalandığı veya tarafların neye imza attığını tam olarak anlamadığı durumlar söz konusu olabilmektedir. Gerçek başarı, tarafların gerçekten konuşabildiği, güçsüz tarafın korunabildiği ve anlaşmanın uzun vadede uygulanabilir olduğu süreçlerde gizlidir.
Avukatların rolü de yeniden tanımlanmalıdır. Arabuluculukta avukat, yalnızca hak kaybını önleyen değil; müvekkili için hukuki, ekonomik ve stratejik değeri yüksek bir anlaşmayı tasarlayan “çözüm mimarı” olmalıdır. Bu rol, geleneksel dava odaklı avukatlıktan farklı beceriler gerektirmektedir.
Sonuç olarak, arabuluculuk mahkemenin ucuz ve hızlı versiyonu değildir. Mahkeme geçmişe ve talebe bağlı hüküm kurarken, arabuluculuk geleceği, ihtiyaçları ve yaratıcı çözümleri konuşur. Kurumun başarısı, usul güvenliği ile müzakere kalitesinin dengeli biçimde korunmasına bağlıdır. Avukatlar ve arabulucular, bu dengeyi sağlamak için mesleki gelişimlerini arabuluculuk becerileri yönünde de güçlendirmelidir. Aksi takdirde, “arabuluculuk odasında mahkeme gölgesi” büyümeye devam edecek ve alternatif uyuşmazlık çözüm mekanizması olma iddiası zayıflayacaktır.
Bu analiz, avukatlara arabuluculuk sürecinde hem usulî güvenlik hem de müzakere kalitesi arasında denge kurma sorumluluğunu hatırlatmakta; kurumun kanuni çerçevesi içinde (6325 sayılı Kanun) daha nitelikli uygulamalar geliştirilmesi gerektiğini vurgulamaktadır. (Toplam kelime sayısı: 785)
Bu Makaleyi Paylaş
İlgili Haberler
Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayın Yönetmeliği: Telif Hakları, Değerlendirme Kurulları ve Yayımlama Usulleri
Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından yürürlüğe konulan yeni Yayın Yönetmeliği, Yayın Projeleri Değerlendirme Kurullarının yapısını, eser inceleme usullerini, telif devirlerini ve ısmarlama eser hazırlama prosedürlerini detaylı şekilde düzenlemektedir. 5846 sayılı FSEK ve ilgili mevzuata dayanan Yönetmelik, kültür hukuku uygulayıcıları için kapsamlı bir başvuru kaynağı niteliğindedir.
Sinema Sektörünün Desteklenmesi Hakkında Yönetmelikte Kapsamlı Değişiklikler: Destek Türleri ve Yeni Kısıtlamalar
Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın Sinema Sektörünün Desteklenmesi Hakkında Yönetmelik’te yaptığı değişiklikler, yapım öncesi, yapım ve yapım sonrası destek türlerini detaylandırırken, dizi film desteği için yeni şartlar getirmekte ve destek iadesi durumunda yeniden başvuru yasağı öngörmektedir. Düzenleme, kültür hukuku ve devlet destekleri hukuku açısından önemli sonuçlar doğurmaktadır.